Artificial Intelligence and Resettlement of Refugees: Implications for the Fundamental Rights
Yazar: Meltem Ineli Ciger
Yapay zekanın sığınma ve göç yönetimindeki kullanımı giderek yaygınlaşırken, bu teknolojilerin mülteci yeniden yerleştirme süreçlerine etkisi akademik literatürde yeterince ele alınmamıştır. Avrupa Üniversitesi Enstitüsü bünyesinde yayımlanan bu çalışma, söz konusu boşluğu doldurmayı hedefleyerek yapay zekanın yeniden yerleştirme süreçlerindeki mevcut ve potansiyel kullanımını, sunduğu fırsatları ve temel haklar açısından doğurduğu riskleri kapsamlı biçimde incelemektedir.
Makale öncelikle yeniden yerleştirmeyi uluslararası hukuk ve AB hukuku çerçevesinde ele almaktadır. Yeniden yerleştirmenin devletler için bağlayıcı bir yükümlülük değil, takdire bağlı bir politika seçeneği olduğu vurgulanmakta; bu durumun devletlere teknolojiyi daha serbestçe kullanma imkânı tanıdığı belirtilmektedir. 2022 yılında BMMYK'nın yeniden yerleştirme için 1,4 milyondan fazla kişiyi uygun bulmasına karşın yalnızca 58.457 mültecinin fiilen yerleştirilebildiği hatırlatılarak mevcut sistemin yetersizliği gözler önüne serilmektedir.
Çalışma, yapay zekanın yeniden yerleştirme bağlamındaki kullanımını iki kategoride değerlendirmektedir. Düşük riskli yapay zeka uygulamaları arasında mültecileri sürece ilişkin bilgilendiren sohbet robotları ile bireyleri entegrasyon olasılığı daha yüksek bölgelere yönlendiren eşleştirme algoritmaları yer almaktadır. ABD'de uygulanan Annie yazılımı ve İsviçre'nin Stanford Üniversitesi iş birliğiyle hayata geçirdiği sistem bu alandaki öne çıkan örnekler olarak sunulmaktadır. Yüksek riskli yapay zeka uygulamaları ise yeniden yerleştirme için kişi seçiminde yapay zekanın kullanılmasını kapsamaktadır. Bu kullanım biçimi; ayrımcılık ilkesinin ihlali, etkili başvuru hakkının kısıtlanması ve mahremiyet ile veri koruma haklarının zedelenmesi gibi ciddi insan hakları sorunlarına yol açabilmektedir.
Makale, "kara kutu" yapay zeka sistemlerinin şeffaflıktan yoksun karar alma süreçleri nedeniyle özellikle tehlikeli olduğuna dikkat çekmektedir. Geçmiş yerleştirme verileriyle eğitilen bu sistemlerin mevcut eşitsizlikleri yeniden üretme ve kırılgan mülteci gruplarını dışlama riski taşıdığı vurgulanmaktadır. Bunun yanı sıra, yapay zekanın yalnızca destekleyici bir araç olarak kullanılması ve nihai kararın her zaman bir insana bırakılması gerektiği özellikle belirtilmektedir.
Çalışma, mülteci yeniden yerleştirmesinde yapay zeka kullanımını düzenleyen yol gösterici ilkelerin oluşturulmasını önermekte; şeffaflık, hesap verebilirlik ve veri korumanın bu ilkelerin temel unsurları olması gerektiğini savunmaktadır.
Makaleye buradan erişebilirsiniz: Meltem Ineli Ciger, Artificial Intelligence and Resettlement of Refugees: Implications for the Fundamental Rights, EUI Robert Schuman Centre for Advanced Studies, Migration Policy Centre, RSC Working Paper 2023/44, Haziran 2023.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Artificial Intelligence and the Asylum and Immigration Crisis
Yazar: Mekdam Albarbour
Dünya, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük yerinden edilme kriziyle karşı karşıyadır. BMMYK verilerine göre 69 milyon insan evini terk etmek zorunda kalmış, bunların 25 milyondan fazlası mülteci statüsündedir. Bu çalışma, yapay zekanın sığınma ve göç krizlerinin yönetiminde sunduğu fırsatları ve beraberinde getirdiği riskleri kapsamlı bir çerçevede ele almaktadır.
Makale öncelikle yapay zekanın göç ve sığınma alanındaki olumlu katkılarını incelemektedir. Kimlik doğrulama, sınır kontrolü ve vize başvurularının işlenmesi gibi idari süreçlerde yapay zeka kullanımı maliyetleri düşürmekte ve verimliliği artırmaktadır. Hukuki alanda ise "robot avukat" uygulamaları, sınırlı kaynaklara ve dil engellerine sahip mültecilere ücretsiz hukuki danışmanlık sunabilmektedir. Entegrasyon süreçlerinde Stanford Üniversitesi tarafından geliştirilen algoritmalar mültecileri becerilerine uygun işlere yönlendirmekte; Rafiqi gibi uygulamalar ise mültecileri mentorlar ve istihdam fırsatlarıyla buluşturmaktadır. Avrupa'da mültecilerin tam entegrasyonunun 2025 yılına kadar GSYİH'ye yılda 60-70 milyar Euro katkı sağlayabileceği öngörülmektedir. Göç öngörüsü alanında ise yapay zeka, Afrika başta olmak üzere çeşitli bölgelerde ekonomik krizleri, iklim değişikliğinin etkilerini ve siyasi istikrarsızlıkları analiz ederek olası göç krizlerini önceden tahmin edebilmektedir.
Bununla birlikte çalışma, yapay zekanın insan hakları açısından ciddi riskler barındırdığını da ortaya koymaktadır. Exeter Üniversitesi'nden Dr. Ana Beduschi'nin uyarılarına atıfta bulunan makale, yapay zekanın siyasi bir araca dönüşme ve göçü kısıtlamaya yönelik devlet uygulamalarını meşrulaştırma tehlikesini vurgulamaktadır. Kanada'nın sığınma kararlarında otomatik karar verme sistemlerini test etmesi ve Birleşik Krallık'ta bir algoritmanın 7.000 öğrenciyi hatalı biçimde sistemden çıkarması bu risklerin somut örnekleri olarak sunulmaktadır. Ayrıca yapay zekanın kuzey ile güney ülkeleri arasındaki teknolojik uçurumu derinleştirebileceğine dikkat çekilmektedir; ileri teknolojiye sahip ülkeler küresel göç yönetiminde belirleyici konuma gelirken, teknik kapasitesi sınırlı ülkeler giderek daha fazla dışlanma riskiyle karşılaşabilecektir.
Makale, Suriye krizine özel bir bölüm ayırarak yapay zekanın uzaktan eğitim, insani yardım planlaması ve siyasi müzakere süreçlerinde nasıl kullanılabileceğini somut önerilerle tartışmaktadır. Çalışma, yapay zekanın göç yönetiminde maliyetleri düşürebileceğini ve sistemleri daha etkin kılabileceğini kabul etmekle birlikte, bu teknolojilerin uluslararası insan hakları hukukuyla uyumlu etik ve hukuki çerçeveler dahilinde geliştirilip uygulamaya konulması gerektiğini savunmaktadır.
Makaleye buradan erişebilirsiniz: Mekdam Albarbour, Artificial Intelligence and the Asylum and Immigration Crisis, Ocak 2021.
------------------------------------------------------------------------------------
Rethinking Mass Influx and Derogation in the Age of AI: The Role of New Technologies in Redefining Crisis, Protection and State Obligations
Yazar: Meltem Ineli Ciger
Kitlesel nüfus hareketleri, yani büyük ölçekli ve ani sığınmacı akınları, ev sahibi devletler için ciddi finansal, sosyal ve güvenlik sorunları doğurmakta; uluslararası hukuk çerçevesinde olağanüstü hal ilan edilmesini meşrulaştıran istisnai durumlar olarak değerlendirilmektedir. Bu çalışma, yapay zeka başta olmak üzere yeni teknolojilerin kitlesel göç hareketlerinin yönetimi üzerindeki etkisini ve bu gelişmelerin uluslararası mülteci hukuku ile AB hukuku kapsamındaki devlet yükümlülükleri açısından ne anlam ifade ettiğini derinlemesine incelemektedir.
Makale üç temel teknoloji alanını ele almaktadır. Birincisi, yapay zeka destekli göç tahmini sistemleridir. BMMYK, IOM ve Danimarka Mülteci Konseyi gibi kuruluşların halihazırda kullandığı bu sistemler, zorla yerinden edilme hareketlerini 1-3 yıl öncesinden tahmin edebilmekte; devletlerin erken uyarı kapasitesini ve hazırlıklılık düzeyini önemli ölçüde artırmaktadır. İkincisi, mülteci statüsü belirleme süreçlerinde yapay zekanın kullanımıdır. Biyometrik doğrulama, dil tanıma sistemleri, belge sahteciliğini tespit eden algoritmalar ve otomatik başvuru özetleme araçları bu kapsamda değerlendirilmektedir. Almanya'nın DIAS sistemi ve Birleşik Krallık İçişleri Bakanlığı'nın pilot uygulamaları somut örnekler olarak incelenmektedir. Üçüncüsü ise mültecilerin yerleştirilmesi ve entegrasyonunu optimize etmeye yönelik eşleştirme algoritmalarıdır. Annie MOORE ve GeoMatch bu alandaki öncü uygulamalar olarak öne çıkmaktadır.
Çalışmanın temel argümanı, yapay zekanın devletlerin kitlesel göç akınlarını öngörme, hazırlıklı olma ve yönetme kapasitesini artırmasının, olağanüstü hukuki tedbirlere başvurmanın hukuki gerekçelerini zayıflatabileceği yönündedir. Bir devlet büyük çaplı göç hareketlerini önceden tahmin edebilir ve buna hazırlanabilir hâle gelirse, bu durumun bir "olağanüstü hal" olarak nitelendirilmesi güçleşecektir. Benzer biçimde, yapay zeka destekli sistemler bireysel statü belirleme süreçlerinin işleyişini iyileştirebilirse, geçici koruma gibi istisnai çerçevelere duyulan ihtiyaç da azalabilir.
Bununla birlikte yazar, bu teknolojilerin mevcut sınırlamalarına dikkat çekmektedir. Veri kalitesi sorunları, tahmin güçlükleri, şeffaflık eksiklikleri ve ülkeler arasındaki teknolojik kapasite farklılıkları nedeniyle yapay zekanın kitlesel göç yönetimini dönüştürme potansiyeli henüz tam anlamıyla gerçekleşmemiştir. 2022 Ukrayna krizi bu durumun somut bir örneğidir: Rus saldırısının ardından yalnızca iki hafta içinde bir milyona yakın kişi AB ülkelerine sığınmak zorunda kalmıştır. Makale, yapay zekanın kitlesel göç yönetimini güçlendireceğini kabul etmekle birlikte, geçici koruma ve askıya alma tedbirlerini içeren istisnai hukuki mekanizmaların yakın vadede gereksiz hâle gelmeyeceğini savunmaktadır. Sonuç olarak çalışma, kitlesel göçü olağanüstü hal gerekçesi olarak tanımlayan uluslararası ve AB hukuki çerçevelerinin, veri ve algoritmalar tarafından şekillendirilen yeni göç yönetimi anlayışının gerisinde kalmamak için teknolojik gelişmeler ışığında yeniden değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.
Makaleye buradan erişebilirsiniz: Meltem Ineli Ciger, Rethinking Mass Influx and Derogation in the Age of AI: The Role of New Technologies in Redefining Crisis, Protection and State Obligations, Refugee Survey Quarterly, Cilt 44, 2025, ss. 370–392.
------------------------------------------------------------------------------------
The Refugees' Crisis and the Ethics of Algorithms
Yazarlar: Simona Bonini Baldini, Alessandro Picchiarelli
Uluslararası koruma taleplerinin giderek artması, devletleri ve insani yardım kuruluşlarını bu başvuruları daha hızlı ve etkin biçimde işleyebilecek sistemler geliştirmeye yöneltmiştir. Bu çalışma, yapay zeka ve algoritmik sistemlerin mülteci krizinin yönetimindeki rolünü, sunduğu fırsatları ve beraberinde getirdiği etik sorunları kapsamlı biçimde ele almaktadır.
Makale, "dijital insancıllık" (digital humanitarianism) kavramından yola çıkarak yapay zekanın mülteci kabulü ve yerleştirme süreçlerinde nasıl kullanıldığını incelemektedir. Bu bağlamda üç somut sistem ayrıntılı olarak analiz edilmektedir: ABD'de uygulanan ve mültecileri iş bulma olasılığı en yüksek bölgelere yönlendiren Annie MOORE sistemi; İsviçre ve ABD'de test edilen ve benzer bir eşleştirme mantığıyla çalışan GeoMatch algoritması; Avrupa'ya yönelik göç akışlarını tahmin etmeyi hedefleyen EUMigraTool (ITFLOWS) projesi. Çalışmada bu sistemlerin verimliliği artırdığı, işlem sürelerini kısalttığı ve istihdam olanaklarını önemli ölçüde iyileştirdiği ortaya konulmaktadır. Örneğin Annie MOORE, manuel yerleştirmeye kıyasla istihdam oranını yüzde 30, GeoMatch ise ABD'de yüzde 40, İsviçre'de yüzde 75 oranında artırmıştır.
Bununla birlikte makale, bu sistemlerin ciddi etik sorunlar da doğurduğunu vurgulamaktadır. Algoritmik şeffaflık eksikliği, karar alma süreçlerinin denetlenmesini güçleştirmekte; önyargılı ya da eksik verilerle eğitilen sistemler ayrımcı sonuçlar üretebilmektedir. "Otomasyon yanlılığı" nedeniyle insan operatörler zaman zaman algoritma önerilerini sorgulamadan kabul edebilmektedir. Mültecilerin veri kullanımı konusunda yeterince bilgilendirilmemesi ise temel bir etik sorun olarak öne çıkmaktadır. Yazarlar, sorumluluk boşluğu meselesine de dikkat çekmekte; algoritmik sistemlerin hatalı kararlarda belirleyici rol oynayabildiğini, ancak bunun için kime hesap sorulacağının henüz netlik kazanmadığını belirtmektedir.
Çalışma, yapay zekanın mülteci yönetimindeki kullanımının yalnızca teknik bir mesele olmadığını, aynı zamanda derin bir insan hakları ve etik boyutu taşıdığını savunmaktadır. Dijital insancıllığın gerçek anlamda işlevsel olabilmesi için algoritmik sistemlerin şeffaf, önyargıdan arındırılmış ve insan onurunu merkeze alan bir çerçevede geliştirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.
Makaleye buradan erişebilirsiniz: Simona Bonini Baldini, Alessandro Picchiarelli, The Refugees' Crisis and the Ethics of Algorithms, Luiss School of Government, Working Paper Series SOG-WP5/2024, Mayıs 2024.
---------------------------------------------------------------------------------
Literature Review: The Impact of Syrian Refugees on Turkey’s Policy
Yazar: Mohammed B. E. Saaida
Bu çalışma, 2011 sonrası Türkiye’ye gelen Suriyeli mültecilerin Türkiye’nin iç ve dış politika tercihleri üzerindeki etkisini inceleyen literatürü kapsamlı biçimde değerlendirmektedir. Makale, özellikle 2016 tarihli AB–Türkiye Mutabakatı bağlamında, mülteci meselesinin Türkiye’nin Avrupa ülkeleriyle ilişkilerinde nasıl stratejik bir politika alanına dönüştüğünü analiz etmektedir.
Yazar, yaklaşık on yıllık akademik üretimi gözden geçirerek Suriyeli mültecilerin Türkiye’deki hukuki statüsü, geçici koruma rejimi, entegrasyon tartışmaları, eğitim ve sosyal hizmetlere erişim gibi iç politika başlıklarını; güvenlik, sınır yönetimi, yük paylaşımı ve AB ile müzakereler gibi dış politika boyutlarıyla birlikte ele almaktadır. Literatür, Türkiye’nin başlangıçta insani temelli ve “açık kapı” yaklaşımıyla şekillenen politikasının zamanla daha kurumsallaşmış ve stratejik bir çerçeveye evrildiğini göstermektedir.
Çalışmada yer verilen kaynaklar; mülteci krizinin bölgesel güvenlik etkilerinden eğitim politikalarına, vatandaşlık tartışmalarından geri dönüş beklentilerine kadar geniş bir yelpazede değerlendirmeler sunmaktadır. Bu bağlamda makale, Suriyeli mültecilerin Türkiye açısından yalnızca insani bir mesele değil, aynı zamanda çok katmanlı bir iç ve dış politika konusu olduğunu ortaya koymaktadır.
Makale, özellikle AB–Türkiye ilişkilerinde mültecilerin bir pazarlık unsuru hâline geldiği tartışmalarına dikkat çekmekte; göç yönetimi, uluslararası sorumluluk paylaşımı ve uzun vadeli politika tasarımı konularında literatürdeki temel yaklaşımları bir araya getirmektedir. Bu yönüyle çalışma, politika yapıcılar, araştırmacılar ve öğrenciler için alandaki temel tartışmaları toplu hâlde sunan bir başvuru niteliği taşımaktadır.
Makaleye buradan erişebilirsiniz:
Mohammed B. E. Saaida, Literature Review: The Impact of Syrian Refugees on Turkey’s Policy, International Journal of Research Publication and Reviews, 2022.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Assessing the domestic political impacts of Turkey’s refugee commodification
Yazarlar: Ezgi Irgil & Kelsey P. Norman
Bu makale, son yıllarda akademik ilgiyi artıran bir konu olan mülteci ticarileştirmesinin (refugee commodification) Türkiye'deki iç politika üzerindeki etkilerini incelemektedir. Mülteci ticarileştirmesi, ev sahibi devletlerin mülteci barındırmayı politik ve ekonomik tavizler elde etmek için kullanması anlamına gelir. Çalışma, literatürde genellikle ihmal edilen iç politika dinamiklerine odaklanmakta ve bu alandaki boşluğu doldurmayı amaçlamaktadır.
Türkiye, özellikle 2015’teki AB-Türkiye Mutabakatı müzakereleri sırasında mülteci ticarileştirmesinin önemli bir örneği haline gelmiştir. Yazarlar, ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) örneği üzerinden, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) dışındaki siyasi aktörlerin mülteci ticarileştirme stratejilerine nasıl tepki verdiğini ve bunları nasıl kullandığını araştırmaktadır.
Çalışmanın bulguları, başlangıçta uluslararası düzeyde ortaya çıkan mülteci ticarileştirmesinin, ana muhalefet partisinin siyasi manevralarında da kendini gösterdiğini ortaya koymaktadır. CHP, iç politikada avantaj sağlamak için mültecilerle ilgili "oy arama stratejileri" (vote seeking strategies) benimsemiştir. Bu stratejiler üç temel tema üzerinden ilerlemiştir:
1. Uluslararası Pazarlığın Kullanımı: AKP’nin yaptığı gibi AB’den doğrudan maddi kaynak çekmek yerine, CHP, AB fonlarının Suriye’nin yeniden inşasına yönlendirilmesini savunarak uluslararası pazarlığı kendi lehine kullanmayı amaçlamıştır.
2. Ekonomik Yük Vurgusu: Mültecilerin ulusal ekonomi üzerindeki yükünü vurgulayarak, AKP’nin mülteci ticarileştirmesi yoluyla mültecilerin ülkede kalışını uzattığı algısını seçmenlere iletmeye çalışmıştır.
3. "Onurlu Geri Dönüş" Retoriği: CHP, mültecilerin insani koşullar altında Suriye'ye "onurlu bir şekilde geri dönüşü" söylemini benimseyerek, mültecilerin kalışından endişe duyan seçmenlere hitap etmiştir.
Makale, mülteci ticarileştirmesinin küresel güney devletlerinde iç politika için dönüştürücü etkileri olduğunu göstermektedir.
Makaleyi Burada Bulabilirsiniz: Ezgi Irgil ve Kelsey P. Norman'ın "Assessing the domestic political impacts of Turkey’s refugee commodification" isimli makalesini burada bulabilirsiniz.
--------------------------------------------------------------------------------
Deconstructing Turkish Public Attitudes towards Refugees: Empowering Rights over Politicization and Self-gratification
Yazar: Juliette TOLAY
Bu makale, özellikle Haziran 2011'den itibaren Türkiye'ye gelen bir milyondan fazla Suriyeli mültecinin yol açtığı kriz bağlamında, Türk kamuoyunun mültecilere yönelik tutumlarını analiz etmektedir.
Çalışma, Türk kamuoyunun mülteci ve göçmen kategorilerini (özellikle ekonomik göçmenler ve mültecileri) karıştırma eğiliminde olduğunu ve mültecilere karşı henüz netleşmiş güçlü duygular geliştirmediğini tespit etmiştir.
Makalenin temel bulgularından biri, Türk kamuoyunun "Türk misafirperverliğinin" bir gerçeklik olduğuna inanarak kendini "öz-tatmin etme" (self-gratification) eğiliminde olmasıdır. Bu algı, olumsuz davranışları gizleyebilir.
Suriye krizi öncesinde nispeten "az politize" olan mülteci sorununun, Suriyelilerin gelişiyle birlikte Türkiye'deki siyasi kutuplaşma çizgileri boyunca "aşırı derecede politize" hale geldiği belirtilmektedir. Bu durum, kamuoyunun mültecilere yönelik tutumlarını siyasi aidiyet üzerinden şekillendirmesine neden olmuştur; örneğin, AKP yanlıları daha mülteci yanlısı, AKP karşıtları ise daha reddedici tutumlar benimsemiştir.
Yazar, kamuoyunu olumlu yönde şekillendirmek için acil bir fırsat olduğunu savunmaktadır. Önerilen stratejiler arasında farkındalık ve bilgi düzeyini artırmak, misafirperverlik izlenimini yapıcı bir şekilde sorgulamak ve söylemi mültecilerin hakları ve bu hakların güvence altına alınması için bireysel sorumluluk etrafında yeniden odaklamak bulunmaktadır.
Makaleyi Burada Bulabilirsiniz: Juliette Tolay’ın "Deconstructing Turkish Public Attitudes towards Refugees: Empowering Rights over Politicization and Self-gratification" isimli makalesini burada bulabilirsiniz.
--------------------------------------------------------------------------------
Discursive Construction of Exclusion in Turkey and Naturalization of Syrian Refugees: Analyzing Citizenship through the Lens of Citizens
Yazar: Pinar Dilan Sonmez
Bu yüksek lisans tezi, Türkiye’de vatandaşlık kavramının sıradan vatandaşlar tarafından nasıl algılandığını ve dışlayıcı söylemlerin inşasını, özellikle 2016 yılında gündeme gelen Suriyeli mültecilere istisnai vatandaşlık verme teklifi üzerinden incelemektedir.
Tez, iktidarın kapsayıcı vatandaşlık politikası önerisinin toplumda güçlü bir tepkiyle karşılandığını ve bu durumun, vatandaşlık tartışmalarının odağını azınlıklardan vatandaş olmayan dışlayıcılara (non-citizens) kaydırdığını belirtmektedir.
Yapılan analizler (muhalefet partisi söylemleri, sosyal medya içerikleri ve esnaf görüşmeleri) sonucunda, mülteci varlığının vatandaşlık algısı üzerinde yeniden ulusallaştırıcı (renationalizing) bir etki yarattığı ve vatandaşlığın güçlü bir şekilde ulusal kimlikle ilişkilendirildiği tespit edilmiştir.
Halkın doğal vatandaşlık politikasına yönelik reddiyesinin temelinde sosyo-ekonomik yük, güvenlik, demografik değişim (özellikle yüksek doğum oranları) ve siyasi araçsallaştırma (mültecilerin oy devşirme aracı olarak kullanıldığı inancı) gibi endişeler yer almaktadır.
Araştırma, Türk vatandaşlarının vatandaşlık algısının, zayıf toprak temelli üyeliğe (ius soli) karşın güçlü kan bağına dayalı üyeliğin (ius sanguinis) bir kombinasyonuna dayandığını göstermektedir. Vatandaşlar, aidiyetlerini "anavatan" ve "Türklük" üzerinden tanımlamışlar, dışlama söylemlerinde ise sıklıkla tarihi düşmanlıklara (örneğin, Arapların "hain" olarak nitelendirilmesi) atıfta bulunmuşlardır.
Araştırmayı Burada Bulabilirsiniz: Pınar Dilan Sonmez’in "Discursive Construction of Exclusion in Turkey and Naturalization of Syrian Refugees: Analyzing Citizenship through the Lens of Citizens" başlıklı araştırmasını burada bulabilirsiniz.
--------------------------------------------------------------------------------
FACTORS AFFECTING CHANGES IN PERCEPTIONS OF TURKISH PEOPLE TOWARDS SYRIAN REFUGEES
Yazarlar: MÜCAHIT NAVRUZ, MEHMET AKIF ÇUKURÇAYIR
Bu makale, Türkiye’nin Suriye İç Savaşı nedeniyle bir göç hedefi haline gelmesini ve bu durumun Türk halkının Suriyeli mültecilere yönelik algılarındaki değişimleri analiz etmektedir. Türkiye, başlangıçta ‘açık kapı politikası’ uygulamış ve Suriyelilere geçici koruma sağlamıştır.
Makale, artan ekonomik ve sosyal yükler nedeniyle Türkiye'nin başlangıçtaki 'insan haklarına dayalı yaklaşımının' yorgunluk işaretleri göstermeye başladığını ve 'güvenlik temelli yaklaşımın' gündeme geldiğini belirtmektedir. Bu değişimin temel nedeni, Türk halkının Suriyeli mültecilere karşı algılarındaki değişimdir.
Algı değişimini etkileyen temel faktörler şunlardır:
1. Görünürlük: Önceki mülteci akınlarından farklı olarak, Suriyelilerin büyük ölçekli ve yüksek oranda kentsel alanlarda (yüzde 80'den fazlası kamplar dışında) yoğunlaşması, yerel algıları önemli ölçüde etkilemiştir.
2. Etnik ve Mezhepsel Faktörler: Sınır bölgelerinde yerel halkın Suriyelilere yaklaşımı, kendi etnik, dini ve siyasi kimliklerine göre farklılık göstermektedir (örneğin, Kürtlerin yoğun olduğu yerlerde Araplara karşı antipati görülmesi).
3. Demografik Dönüşüm: Çoğunluğu etnik Arap olan Suriyeli nüfusun yoğunlaşması, Hatay, Urfa ve Kilis gibi illerde bölgesel demografik/etnik dengeyi önemli ölçüde değiştirmiştir.
4. Ekonomik Baskılar: Mültecilerin ekonomik durumu, kentsel alanlardaki kısıtlı ekonomik kaynaklar üzerinde baskı yaratmıştır. Özellikle düşük ve sabit gelirli grupları olumsuz etkileyen kira ve fiyat artışları (yüzde 100’e varan artışlar) ana sorunlardandır. Ancak, Suriyeli iş insanlarının sermaye girişi ve şirket kurması gibi olumlu ekonomik katkılar da olmuştur.
Makale, Türk halkının algısının başlangıçtaki 'misafirperverlikten' tükenmişliğe doğru evrildiğini ve bu durumun başarılı entegrasyon için büyük bir engel teşkil ettiğini vurgulamaktadır.
Makaleyi Burada Bulabilirsiniz: Mücahit Navruz ve Mehmet Akif Çukurçayır’ın "FACTORS AFFECTING CHANGES IN PERCEPTIONS OF TURKISH PEOPLE TOWARDS SYRIAN REFUGEES" başlıklı makalesini burada bulabilirsiniz.
--------------------------------------------------------------------------------
GEOPOLITICAL CHALLENGES OF POST-ELECTION TURKEY: THE ISSUE OF REFUGEES FROM SYRIA
Yazar: prof. dr. Suada A. DZogovic¢
Bu makale, Türkiye’nin jeostratejik konumu nedeniyle dünyadaki en fazla mülteci sayısına sahip olmasının, 2023 seçimleri sonrası Türkiye’nin jeopolitik zorlukları ve Suriyeli mültecilere yönelik politikaları üzerindeki etkilerini incelemektedir.
2023 seçim kampanyası, Suriyeli mülteci krizi etrafında yoğunlaşmış olup, neredeyse Türk vatandaşlarının %90'ı (AKP seçmenlerinin %85’i dahil) Suriyelilerin geri dönmesini desteklemiştir.
Erdoğan'ın yeniden seçilmesi, muhalefetin vaat ettiği gibi köklü bir politika değişikliği yapılmayacağı yönündeki korkuları bir nebze olsun hafifletmiştir. Erdoğan’ın politikası, gönüllü ve güvenli geri dönüşleri organize etme taahhüdünü sürdürmektedir.
Makale, Türkiye’deki büyük mülteci nüfusunun (3 milyondan fazla kayıtlı Suriyeli, toplamda 5.5 milyon civarında göçmen, 200.000-300.000 vatandaşlık almış kişi) iç ve dış politikada ciddi yankıları olduğunu belirtmektedir.
Ekonomik kriz, yoksulluk ve yükselen milliyetçi duyguların birleşimi, seçim döneminde Suriye karşıtı söylemi körüklemiştir. Artan yabancı düşmanlığı, neredeyse tüm büyük siyasi partileri Suriyeli mültecileri "geri göndermenin" yollarını aramaya itmiştir.
Çalışma, Türkiye'nin Suriye, ABD, Rusya ve PKK/SDF ile olan karmaşık jeopolitik ilişkileri nedeniyle Ankara'nın Suriye politikasını hızlıca değiştirmesinin riskli olduğunu vurgulamaktadır. Mültecilerin geri dönüşünün imkansız olması (çocukların Türkiye'de doğması, 10 yıldan fazla kalış süreleri) ve yüksek yoğunluklu bölgelerde artan suç oranları gibi tehditler devam etmektedir.
Makaleyi Burada Bulabilirsiniz: Prof. Dr. Suada A. Džogović’in "GEOPOLITICAL CHALLENGES OF POST-ELECTION TURKEY: THE ISSUE OF REFUGEES FROM SYRIA" başlıklı makalesini burada bulabilirsiniz.
--------------------------------------------------------------------------------
How to Co-exist? Urban Refugees in Turkey: Prospects and Challenges
Yazarlar: Birce ALTIOK ve Salih TOSUN
Bu politika özeti (Policy Brief), Türkiye'deki 3.5 milyondan fazla kayıtlı Suriyeli mültecinin büyük çoğunluğunun (%92) kentsel alanlarda yaşadığı gerçeğinden yola çıkarak, ev sahibi topluluk ile mülteciler arasındaki gerilimleri incelemekte ve sosyal uyumu iyileştirmeye yönelik politika önerileri sunmaktadır.
Yüksek düzeyde kamuoyu hoşnutsuzluğuna rağmen, mültecilerin topluma genel olarak kabul edilme oranının yüksek olduğu (absorbance level) belirtilmiştir. Çalışma, kamuoyundaki hoşnutsuzluğun üç ana nedenini tespit etmektedir:
1. Algılanan Kültürel ve Etnik Tehdit: Kültürel uyumun veya etnik tekdüzeliğin kaybolması korkusu. Gerilimler, özellikle büyük şehirlerde (İzmir, İstanbul) kültürel sınırların daha katı olmasıyla artmaktadır. Yerel halk, Arapça konuşmak veya belirli kültürel pratikler gibi farklı yaşam tarzlarına yönelik olumsuz tutumlar sergileyebilmektedir.
2. Ekonomik Kaynaklar Üzerindeki Rekabet: Mülteciler, olumsuz ekonomik koşullar için günah keçisi olarak görülmekte, kira artışlarına ve işsizliğe neden olmakla suçlanmaktadır. Düşük vasıflı işlerdeki (özellikle kayıt dışı sektördeki) şiddetli rekabet, yerel işçileri zor durumda bırakmaktadır.
3. Devlet Düzeyinde Belirsiz Politik Gündem: Devletin "esnek" ama orantısız politikaları (örneğin, tahmini 600.000 mülteci işgücünün yalnızca %5'ine çalışma izni verilmesi) eleştirilmektedir. Bu belirsizlik, aynı zamanda çocuk işçiliğinin göz ardı edilmesi gibi sorunlara yol açmakta ve vatandaşlık verilmesi gibi konularda siyasi oyların hedeflendiği yönünde söylentileri besleyerek hoşnutsuzluğu artırmaktadır.
Politika özeti, sosyal uyumu güçlendirmek için gelecekteki önlemlerde şeffaflık, tutarlılık ve orantılılığın hayati önem taşıdığını ve yasal istihdam ile düzgün okul eğitimine odaklanılması gerektiğini önermektedir.
Politika Özetini Burada Bulabilirsiniz: Birce Altıok ve Salih Tosun’un "How to Co-exist? Urban Refugees in Turkey: Prospects and Challenges" başlıklı politika özetini burada bulabilirsiniz.
--------------------------------------------------------------------------------
SYRIAN REFUGEES AND TURKISH POLITICAL PARTIES: DOMESTIC INTERESTS VERSUS UNIVERSAL VALUES
Yazar: Birgül DEMIRTAŞ Ph.D.
Bu çalışma, Suriye İç Savaşı sonrasında Türkiye'ye göç eden 3.6 milyondan fazla Suriyeli mülteciye yönelik Türkiye'deki başlıca siyasi partilerin (AKP, CHP, MHP, HDP ve İyi Parti) söylemlerini ve politikalarını eleştirel söylem analizi (critical discourse analysis) yöntemiyle karşılaştırmaktadır. Başlangıçtaki "misafir" ve "kardeş" söylemlerine rağmen, mülteci sayısının artmasıyla partilerin tutumlarının hızla değiştiği belirtilmektedir.
Partilerin Temel Söylemleri:
• AKP: Politikalarını Türkiye'nin bölgesel güç ve mazlum Müslümanların koruyucusu imajı üzerinden meşrulaştırmıştır. Söylemde dini (ensar-muhacir benzetmesi) ve tarihi (Osmanlı mirası) referanslar kullanılmıştır. AKP'nin söylemi döngüseldir; bir yandan vatandaşlık vermeyi önerirken, diğer yandan mültecileri Avrupa'ya göndermekle tehdit ederek onları AB ile müzakerelerde koz olarak kullanmıştır. Ayrıca Avrupa'yı "insanlık dışı" ve "ikiyüzlü" bir "öteki" olarak inşa etmiştir.
• CHP: Yaklaşımı "ihtiyatlı hümanitarizm" olarak tanımlanır. Mültecilerin temel haklarını kabul ederken, aynı zamanda yarattıkları sorunları (haksız rekabet, ekonomik maliyetler) da vurgulamaktadır. CHP, Suriye ile diplomatik ilişkilerin yeniden kurulmasını ve gönüllü geri dönüşlerin teşvik edilmesini önermiştir.
• İyi Parti/MHP: Mültecilerin geri dönmesi gerektiğini savunan, daha mesafeli bir tutum sergilemiştir. Özellikle İyi Parti'den Ümit Özdağ, mülteci akınını "stratejik göç mühendisliği" olarak adlandırarak milliyetçi bir retorik kullanmıştır. MHP’nin söylemi ise AKP ile kurduğu ittifak (Cumhur İttifakı) nedeniyle yumuşamıştır.
• HDP: 1951 Sözleşmesi'ndeki coğrafi çekincenin kaldırılmasını destekleyen tek büyük partidir ve mültecilerin yardım yerine yasal haklarının tanınmasını savunmuştur.
Makale, Türk halkının artan olumsuz tutumlarının, siyasi partilerin söylemlerinin dönüşümünde önemli bir rol oynadığını belirtmektedir.
Makaleyi Burada Bulabilirsiniz: Birgül Demirtaş’ın "SYRIAN REFUGEES AND TURKISH POLITICAL PARTIES: DOMESTIC INTERESTS VERSUS UNIVERSAL VALUES" başlıklı makalesini burada bulabilirsiniz.
--------------------------------------------------------------------------------
Turkishness and Social Boundaries: Navigating Identity and Exclusion in the Social Relations Between the Local Community and Syrian Refugees in Ankara, Turkey
Yazar: Haci Cevik
Bu çalışma, "Türklük" (ulus devletin kuruluşundan itibaren kök salmış bir ulusal kimlik yapısı) kavramının, yerel halk ile Suriyeli mülteciler arasındaki sosyal etkileşimler ve kimlik algıları üzerindeki yaygın etkisini araştırmaktadır. Makale, Türklüğün sistematik ayrımcılığı nasıl teşvik ettiğini göstermektedir.
Araştırma, etnosembolizm teorisini kullanarak Türklük kavramını, "biz" (yerel halk) ve "onlar" (mülteciler) arasında dışlayıcı sınırlar çizen sosyopolitik bir araç olarak incelemektedir.
20 Suriyeli mülteci ve 21 yerel sakinle Ankara'nın çeşitli sosyo-ekonomik bölgelerinde (Altındağ, Mamak, Ümitköy) yapılan mülakatlara dayanan nitel bir çalışmadır.
Önemli Bulgular:
• Tarihsel Damgalanma: Arap kimliği, Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşüyle ilişkilendirilerek tarihsel olarak damgalanmıştır; yerel halkta Arapların "hain" olduğu yönünde yaygın bir algı bulunmaktadır. Mülteciler, "Suriyeli" olarak adlandırılmayı bazen "canavar" olarak adlandırılmak gibi hissettiklerini ifade etmişlerdir.
• Dışlayıcı Söylem: Yerel halk, "anavatan, millet ve bayrak" gibi milliyetçi kavramları kullanarak farklılıkları vurgulamış ve Türklüğün üstünlüğünü savunmuştur.
• Ekonomik Şikayetler: Yerel halk, Suriyelilerin haksız ekonomik ayrıcalıklara sahip olduğu (vergi ödememek, hastanelerde öncelik almak) yönündeki algıları nedeniyle ekonomik şikayetler dile getirmiş, bu da gerilimleri artırmıştır.
• Seçici Kabul: Paylaşılan İslami kimlik başlangıçta bir köprü işlevi görse de, ayrımcılıkla karşılaşan mülteciler tarafından sorgulanmıştır. Yerel halk, Suriye'den gelen Türkmen mültecilere ("Türk kökenli" kabul edildikleri için) daha olumlu yaklaşma eğilimindeyken, Arap Suriyelilere karşı sınırlar belirginleştirilmiştir.
Makale, Türklükteki yerleşik anlatıların ve sembollerin, toplumdaki hiyerarşiyi nasıl güçlendirdiğini, bazılarını dahil ederken diğerlerini dışlamaya devam ettiğini göstermektedir.
Makaleyi Burada Bulabilirsiniz: Haci Cevik’in "Turkishness and Social Boundaries: Navigating Identity and Exclusion in the Social Relations Between the Local Community and Syrian Refugees in Ankara, Turkey" başlıklı makalesini burada bulabilirsiniz.
Güler Güneş Aslan – “Refugee Return and the Role of Social Work: Challenges, Support, and Sustainable Integration”
Bu bölüm, zorunlu göçten geri dönüş sürecini sosyal hizmet perspektifinden ele alır ve “sürdürülebilir geri dönüş”ün yalnızca fiziksel dönüşten ibaret olmadığını; güvenlik, geçim kaynakları, barınma, sağlık, eğitim ve toplumsal uyum gibi çok boyutlu koşulların birlikte sağlanması gerektiğini vurgular. Geri dönüşün gönüllülük, bilgilendirilmiş onam ve güvenlik ilkeleriyle yürütülmesinin altını çizer; çocukların üstün yararı, kırılgan grupların korunması ve “zarar vermeme” etik ilkeleri temel referanslardır. Sosyal hizmet uzmanlarının rolü, dönüş öncesi danışmanlık ve risk/değerlendirme, dönüş sırasında yönlendirme ve hak temelli bilgilendirme, dönüş sonrasında ise vaka yönetimi, psikososyal destek, topluluk temelli uyumlaştırma ve kamu hizmetlerine erişimin kolaylaştırılması olarak çerçevelenir. Bölüm, sahadaki başlıca güçlükleri; güvenlik belirsizlikleri, hukuki statü ve belge sorunları, travma ve ruh sağlığı ihtiyaçları, geçim olanaklarının zayıflığı, barınma ve temel hizmetlere erişimdeki engeller ile ev sahibi/toplum kaynaklı gerilimler şeklinde sıralar. Bu engellere karşı, yerel yönetimler, kamu kurumları, STK’lar ve uluslararası kuruluşlar arasında koordinasyonun güçlendirilmesi; nakdi/aynî desteklerle geçim ve istihdam programlarının entegrasyonu; okul temelli ve toplum merkezli psikososyal çalışmaların yaygınlaştırılması; kadınlar, çocuklar ve engelliler için hedeflenmiş müdahaleler önerilir. Toplumsal düzeyde, dönüş yapanlar ile yerel halk arasında sosyal uyumun güçlendirilmesi, nefret söylemi ve ayrımcılıkla mücadele, arabuluculuk ve topluluk diyalog mekanizmaları öne çıkar. Bölüm, izleme-değerlendirme sistemlerinin önemini vurgulayarak geri dönüşün “tek seferlik” değil, orta-uzun vadede takip edilmesi gereken bir süreç olduğunu savunur; göstergeler olarak barınma istikrarı, gelir sürekliliği, hizmetlere erişim, eğitimde devam ve öznel iyi oluş gibi ölçütleri işaret eder. Sonuç olarak Aslan, sosyal hizmetin geri dönüş bağlamında yalnız bireysel vaka müdahalesi değil; aynı zamanda hak savunuculuğu, politika düzeyinde kanıt temelli katkı ve hizmet ağlarının koordinasyonunu üstlenen kilit bir işlev gördüğünü belirtir.
Güler Güneş Aslan’ın, mültecilerin geri dönüş kararlarını etkileyen faktörleri ve sosyal hizmet uzmanlarının dönüş/entegrasyon sürecindeki somut rollerini ortaya koyan bölümü İgam Academy’de yayında; okumak için linke tıklayın
RETHINKING TURKEY‘S REFUGEE AND ASYLUM POLICY- Mehmet KOCAOĞLU
Mehmet Kocaoğlu, küresel sığınma rejiminin (1951 Sözleşmesi ve 1967 Protokolü) “asgari standartlar” mantığıyla tasarlandığını; bu yapının devletlere güvenlik gerekçesiyle korumayı daraltma alanı bıraktığını belirtir. Böylece insan güvenliği çoğu pratikte ulusal güvenliğe tabi olur. Türkiye, 2011 sonrası yüksek akın karşısında kapsamlı bir kurumsal çerçeve kurmuş; 2013 Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu, 2014 Geçici Koruma Yönetmeliği ve 2016 çalışma izinleri düzenlemeleriyle başvurudan barınmaya, çalışma hayatından hizmetlere kadar birçok alanda sistemi yeniden tanımlamıştır. Yasa ve yönetmelikler insan güvenliğini güçlendiren hükümler içerirken (geri göndermeme, başvuru/itiraz güvenceleri vb.), coğrafi sınırlamanın sürmesi, ikamet/serbest dolaşım kısıtları, geçici/ikincil koruma rejiminin belirsizlikleri ve işgücü piyasasına girişteki sınırlamalar ulusal güvenlik önceliğinin devam ettiğini gösterir. Sınır yönetimi ve dönemsel kapatma/duvar politikaları gibi adımlar da bu gerilimi pekiştirir. Sonuçta makale, Türkiye’nin politikasını “insan güvenliğini belli ölçüde yükselten ama nihayetinde ulusal güvenlik eksenine geri dönen” bir çizgi olarak okur; daha adil bir yük paylaşımı ve daha güçlü yaptırım/uyum mekanizmaları olmadan rejimin insan güvenliğini merkeze almasının zor olduğunu vurgular.
Mehmet Kocaoğlu’nun, Türkiye’nin mülteci/sığınma politikasını ulusal güvenlik–insan güvenliği gerilimi ve 1951 Sözleşmesi bağlamında son düzenlemelerle birlikte analiz eden makalesi İgam Academy’de yayında; okumak için linke tıklayın
New Refugee Policy: Is Turkey Closing the Doo-Deniz ALCA
Deniz Alca, Türkiye’nin 2010’ların başındaki “açık kapı” yaklaşımından zamanla daha sıkı kontrol ve geri gönderme odaklı bir çizgiye kaydığını anlatır. Başlangıçta savaş ve insani kriz nedeniyle geliştirilen koruyucu dil ve uygulamalar, sığınmacı sayısının artmasıyla birlikte ekonomik ve toplumsal gerilimlerin de etkisiyle değişmiştir. 2021’de Ankara Altındağ’daki olayların ardından siyasal söylemde “Türkiye yeni göçmen kabul edemez”, “bir kişiyi daha kaldıramayız” gibi ifadeler öne çıkmış; hemen sonrasında Ankara’nın geçici koruma kayıtlarına kapanması, kayıtsız ya da başka illerde kayıtlı olanların tespiti ve kayıtlı oldukları illere yönlendirilmesi gibi adımlar güçlenmiştir. Metin, denetimlerin artmasını, izinsiz çalışma ve ruhsatsız işletmelere yönelik yaptırımların sıkılaşmasını ve düzensiz göçmenlerin geri gönderme merkezlerinde idari gözetim altına alınmasını bu yön değişiminin somut göstergeleri olarak ele alır. Yazar, Türkiye’nin uluslararası “yük paylaşımı” beklentisini vurgularken, bu politika dönüşümünün hem içeride uyum tartışmalarını yeniden şekillendirdiğini hem de bölgesel-küresel düzeyde sonuçlar doğurduğunu belirtir. Kısacası çalışma, “kapı tamamen kapanmadı” demekle birlikte, uygulama ve dilde açık kapı dönemine kıyasla belirgin bir daralma ve “kontrollü/geri gönderme öncelikli” bir döneme geçiş tespit eder.
Deniz Alca’nın, PIONEER AND CONTЕMРORARY STUDIES IN SOCIAL, HUMAN AND ADMINISTRATIVE SCIENCES kitabının içerisinde yer alan “New Refugee Policy: Is Turkey Closing the Door” bölümünde; Türkiye’nin “açık kapı” yaklaşımından daha sınırlayıcı bir çizgiye geçişi, söylemdeki değişim ve uygulamadaki dönüm noktaları ele alınıyor. İlgili bölüme ulaşmak için linke tıklayın.
Türkiye’de Sığınma ve Göç Politikalarının Avrupalılaşması ve Avrupalılaşmadan Uzaklaşması: Çerçeve, Dönüm Noktaları, Sonuçlar-Ayhan KAYA
Ayhan Kaya’nın bu bölümü, 1999 Helsinki zirvesinden bugüne Türkiye’nin göç ve sığınma politikasında “Avrupalılaşma” ile 2011 sonrası ortaya çıkan “de-Avrupalılaşma” eğilimlerini; 6458 sayılı YUKK, Geçici Koruma rejimi, Vize Serbestisi–Geri Kabul hattı ve 2016 AB-Türkiye Mutabakatı üzerinden inceliyor. Hak temelli çerçeveden kültürel/dinî söylemlere kayışı ve bunun saha sonuçlarını tartışıyor.
-
Çalışma, AK Parti dönemi (2002→) boyunca Türkiye’de göç ve iltica alanında “Avrupalılaşma”yı (AB normlarının kural ve politika olarak içselleştirilmesi) ve özellikle 2011 Suriye savaşı sonrası hızlanan Avrupalılaşma”yı (bu uyumun tersine dönmesi) birlikte okuyor.
-
2013’te kabul edilip 2014’te yürürlüğe giren 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK), haklara erişim ve idari standartlaşma bakımından Avrupalılaşmanın en görünür ürünü olarak öne çıkıyor.
-
Suriye kriziyle birlikte, politika ve söylem düzeyinde kültürel/dinî referansların (misafirlik, Ensar-muhacir) belirginleştiği; bu söylemin hak temelli değil hayır/yardım temelli bir zemini güçlendirdiği saptanıyor.
-
Türkiye 3,5+ milyon kişiyle dünyada en fazla mülteci barındıran ülke olmuş; Suriyeliler 2014’ten itibaren “Geçici Koruma” kapsamına alınmıştır.
-
AB-Türkiye Geri Kabul Anlaşması, Vize Serbestisi Diyaloğu ve 18 Mart 2016 Mutabakatı; işbirliğini değer ortaklığından çok “çıkar temelli” bir hatta oturtmuş, tarafların birbirini “pazarlık unsuru” olarak gördüğü anlar yaşanmıştır.
-
2020 başında sınırların kısa süreli açılması örneğinde olduğu gibi, mültecilerin araçsallaştırılması hem sahada insani maliyetler doğurmuş hem de karşılıklı güvensizliği derinleştirmiştir.
-
Sonuç olarak yazar, AB-Türkiye ilişkilerinde mülteci alanında “normatif AB”den “çıkar temelli AB”ye kayış ve Türkiye’de dış/ iç siyasetin dinamikleriyle hızlanan de-Avrupalılaşmanın altını çizer.
Öne Çıkan Noktalar
-
Mevzuat ve Kurumsallaşma: YUKK ile standart uygulama ve haklara erişimde ilerleme; akabinde Geçici Koruma Yönetmeliği (2014/6883) ile sağlık, eğitim, çalışma izni süreçlerinin çerçevelenmesi.
-
AB Hattı: Geri Kabul–Vize Serbestisi hattı ve 2016 Mutabakatı göç yönetimini “işlem odaklı” bir zemine taşıdı.
-
Söylem Değişimi: “Göçmen–misafir–yabancı” ayrımları ve Ensar metaforu; hak yerine hayır eksenli yaklaşımı güçlendiren bir dil.
-
Saha Gerçeği: Artan sosyo-ekonomik baskılar ve kutuplaşma, toplumsal gerilim ve yabancı düşmanlığında artış riskini büyütüyor. (Bölümün sonuç tartışması.)
Ayhan Kaya, 1999 Helsinki’den bu yana Türkiye’nin göç-iltica politikalarında hak-temelli “Avrupalılaşma”dan, Suriye krizi sonrası kültürel/dinî çerçeveli bir çizgiye kayışı analiz ediyor. “Misafirlik/Ensar” söylemleri ve 2016 AB-Türkiye mutabakatının etkilerinin de tartışıldığı bu bölüme linkten ulaşabilirsiniz.


