EN

Prof. Dr. M. Murat Erdoğan, ‘ Mülteci krizinde konu, para değil’

03.03.2020

03.03.2020

Türk Alman Üniversitesi Göç ve Uyum Araştırmaları Merkezi-TAGU Müdürü Prof. Dr. M. Murat Erdoğan, 03.03.2020 tarihinde Habertürk TV’de; mülteci krizi ile ilgili olarak, Afşin Yurdakul’un sorularını yanıtladı.

Afşin Yurdakul: Sizin şu anda yaşadığımıza koyduğunuz bir isim var mı? Bununla başlayalım.

Murat Erdoğan: Bu seferki tanımlama biraz fazla karmaşık. Geçen seferki belliydi bir mülteci akını vardı. Savaştan kaçan insanların sınırlara yığılması durumu söz konusuydu. Bununla ilgili de ülkeler kendi kararlarını verdiler.  Süreç devam etti. Şu an farklı bir süreç üzerinden gidiyor. Çünkü biliyorsunuz biz Avrupa’yı şöyle uyarıyorduk; “İdlib’deki kriz patlarsa ve bir anda çok sayıda mülteci gelirse o zaman biz bunları alamayız ve size doğru yönlendiririz” diyorduk. Şu an İdlib’den kaynaklı bir şey gerçekleşmedi. İnşallah böyle devam eder. İdlib’den bir mülteci akını ile kalmayız. Ama şu an sınıra yönelenler içinde Suriyelilerin sayısının çok az olması başlı başına önemli bir husus. Buna dikkat etmemiz lazım.

Türkiye’de daha çok düzensiz göçmen olarak tanımladığımız büyük bölümü de kısa zaman içinde Türkiye’den ayrılmak zorunda olan birçok insan sınıra gidiyor. Avrupa’nın bu insanları kabulü, Suriyelilere göre daha zor olacak. Şu an her türlü önlemi almaya çalışıyorlar.

Bence burada karmaşık bir sürecin içine girdik. Tampon bölgede arada olanların geriye dönmesine Türkiye devleti de sıcak bakmayacak. Bununla ilgili eminim önlemler de alınıyor. Öbür tarafa geçme kısmında da sıkıntı var. Kışın, bu insanlar o bölgede kaç gün dayanabilecekler bu da ayrı bir sorun. Yakın zamanda da pek çok insanlık dramının yaşanacağı belli. 

Şu an çok kompleks bir süreç yaşanıyor. Bu süreçte Türkiye’nin bir biçimde başlatmasının arkasında birtakım sebepler olduğunu biliyoruz. Bir tanesi Suriye’deki krizde Avrupa’yı yanında istiyor bizim hükümetimiz. Avrupa’nın bu konuda çok kaçak dövüşmesinin ve mülteciler için sadece para vermesinin, uzakta durmasının biraz daha farklılaşması gerekiyor. Özellikle Rusya üzerinde baskı kurulabilmesi için… İkincisi bu işin bir de mali boyutu var. AB ile yapılan anlaşmanın sonuna doğru geliniyor. Bu işin nasıl süreceği de belli değil. Bu konuda ihtiyacın net bir biçimde görülebilmesi için Türkiye baskı yapmış bulunuyor.

Düzensiz göçmenin engellenmesi her ülkenin kendisine atfettiği bir vazife… Biz bile geçen sene Türkiye’de 2019 içinde 450 bin düzensiz göçmen yakaladık. Bunun 200 binden fazlası Afgan. Dolayışla bunlara tahammül kimsede yok, herkes deport etmeye çalışıyor.  Türkiye’de deport etmeye çalışıyor. Ama ne kadarını gönderebiliyorsunuz? Yüzde 10’u, 15’ini... Gerisi kalıyor.

Şu anda sınırda düzensiz göçmenlerin varlığı müzakereleri zorlaştıracak gibi. Şu an size Almanya’dan bağlandım. Avrupa’da ciddi bir tedirginlik var. Böyle bir mülteci akının Avrupa’daki demokrasiyi, AB’nin kendisini tüketeceğine dair ciddi bir endişe içindeler. Bunu nasıl engelleyeceğine dair çok net bir durum söz konusu değil. Bugüne kadar Avrupa bunu çok basitleştirdi. Biz para ödeyelim, Türkiye mültecilere ev sahipliği yapsın denildi. Böylece Türkiye ucuz otele dönüştürüldü. Bu iş sadece para işi olsa iş daha kolay çözülebilirdi. En son 1 milyarlık bir teklifte bulunuldu. Hem miktar az geldi hem bunun metodolojisi de başlı başına bir sorun. Biliyorsunuz AB ile yapılan anlaşma neticesinde 4 yıl için AB 6 milyar ödeyecekti. Bugüne kadar 3 milyarı ödendi. Geri kalanı projelere bağlı olduğu için biraz yavaş gidiyor. Bizim hükümetimiz de buna isyan ediyor; “Biz zaten mültecileri barındırıyoruz, sizleri koruyoruz, bu para bize gönderilsin, biz bu parayı belirli bir biçimde değerlendirelim” diyor.  Bu konuda da Avrupalılar ikna olmuyor.

Konu para olsa bir şekilde çözülebilir ama paranın ötesinde bir risk olduğu çok açık. Avrupa’nın dışsallaşma politikası bir yere geldi ve oraya tıkandı. Daha önce de tıkanabilirdi, şimdi tıkanmış oldu. Avrupalılar bunu nasıl aşacaklar, onun derdindeler. Çünkü Avrupa şöyle bir hesaplama yapıyor. Kendi ülkesinde olsa, Avrupa’da olsa bir mülteci, 15 bin Euro’ya ve bir sürü siyasi maliyete neden olacak. Ama Türkiye’de olunca kişi başı 300 Euro’ya bu işi çözmüş oluyorlar. Ben bir hesap yaptım Türkiye’deki sadece Suriyeliler, Türkiye’de değil Avrupa’da olsaydı, bunun maliyeti 2011’den bu yana Avrupa’ya 250 Milyar Euro’nun üzerinde olurdu. Paranın üstünde başka riskler de alınırdı. Türkiye dese ki siz bize 1 milyar göndermeyin ki Cumhurbaşkanı böyle bir şey söyledi,  biz size yılda 20 Milyar Euro verelim ve 10 sene boyunca da devam edelim, 200 Milyar Euro’yu biz de taahhüt edelim ama mültecilerin yarısını alın desek bunu hiç kimse kabul etmeyecekti. Bunu hepimiz biliyoruz. Bunu bilmenin arkasındaki sebep ne? Mülteci dediğiniz sadece mali bir sorun değil, siyasi, sosyal sorunlar yaratıyor. Bunun getirdiği tedirginlik Avrupa’da çok yaygın bir biçimde. Ama bunun çözümü konusunda Türkiye’nin nasıl bir uzlaşı ortaya koyacağı konusunda kimse bir şey bilmiyor açıkçası.

AY: Peki, teşekkür ediyorum. Ara bölgede olan insanlar için uluslararası hukuk ne söylüyor, yükümlülük kimde?

ME: Bu son kriz bize sunu gösterdi; uluslararası toplum ve bunun temsilcisi olan başta BM olmak üzere kurumlar ve ülkeler bu konunun nereye gideceğini çok fazla kestiremiyorlar. Bu anlamda bu boyutta yaşanan karşılaştırabileceğimiz krizler de yok. Hatırlarsanız birkaç ay önce IŞİDli militanlardan birisi Yunanistan’a iade edilecekti, Yunanistan almak istemedi, bizimkiler verdi, ortada kaldı. Uzunca bir süre beklediler, birkaç gün sonra Yunanistan tarafı onu kabul etmek zorunda kaldı. Yunan vatandaşıydı yanlış bilmiyorsam çünkü. Bu bir kişi bile başlı başına sorun olmuştu.

Şimdi bu ara bölgedekilerin statüsü konusunda çok ciddi bir karmaşa var. Birincisi,  bunların mülteci olup olmadığı önemli bir konu… İkincisi, bu insanların oradaki varlığını temellendirecek bir şey de söz konusu değil. Dolayısıyla bu kapının bizim tarafımızdan açılması, öbür tarafından açık olduğu anlamına gelmiyor. Avrupalılar da sıklıkla bunu vurguluyor. Türkiye, “ kapılar açık” diyor, Onlar, “Türkiye’nin kapısı açık, bizim kapımız kapalı diyorlar” Şu an o tarafta her geçen gün önlemler artırılıyor. Bir süre sonra bu, krize dönüşecek. Bunu kimse uluslararası hukuk çerçevesinde çözmeyecek, kimin gücü ve dayanıklılığı olursa o çözmüş olacak. Türkiye kararlı davranırsa; “ Ben bunları almıyorum” derse, o zaman Yunan tarafında ya da diğer sınırın ötesindeki insanlarla ilgili olarak; bir noktadan sonra ölümler başlayacak, insanlar hastalanacak, facialar yaşanacak ve bu dram bir biçimde Avrupa kamuoyu üzerinde baskı oluşturacak. Şunu da tekrar söyleyelim, o Aylan bebeğin öldüğü dönemdeki Avrupa kamuoyundaki hassasiyet büyük ölçüde ortadan kalkmış durumda. Üstelik bunu Cumhurbaşkanı’nın Avrupa’ya karşı bir hamlesi olarak görüyorlar, politik bir hamle olarak düşünüyorlar. Mülteci krizinin dışında bir olay algısı var. Bu da kamuoyunun buna vereceği desteği azaltmış durumda. Hukuki statü bakımından da gelecek gelişmeler bakımından da çok dramatik bir sürece girdik. Bunu karşılaştırabileceğimiz çok fazla örnek de yok. Ama şu an bildiğimiz kadarıyla Adalara geçenlerin sayısı 1000 kadar civarında. Tamam hava kötü, hava iyileşince bu sayı biraz daha artabilir ama bir süre sonra Avrupa çok daha farklı önlemler alabilir. Tıpkı Suriye’de Libya’da gördüğümüz paralı silahlı örgütler gibi bu sefer sınır güvenliğini koruyacak silahlı örgütler bile oraya çekilebilir. Dolayısıyla yeni bir dönem yaşıyoruz. Statü konusu da bu anlamda çok karmaşık…

AY: Türkiye’nin kapıları açma kararını da size sormak istiyorum. Türkiye kendi toprakları üzerindeki sığınmacılara, düzensiz göçmenlere karşı nasıl bir tasarrufu var? Bu her devletin kendi kararı mıdır, hukuken tartışmalı mıdır?

ME: Bu soru çok doğru bir soru, Türkiye’nin Avrupalıların ne dediğine bakmadan kendimizin tartışması gerekiyor. Türkiye neden böyle bir hamleyi gerekli gördü ona bakmak lazım. Şimdi işin bir yönü var, o da şu; açık kapı politikası denen bir politikadan söz ediyoruz. Yani bir yerde savaş varsa, zulüm varsa, insanlar kaçıyorsa siz sınırlarınızı açacaksınız. Bu insan haklarının en evrensel ilkelerinden birisi… Türkiye de Suriye’deki krizde bunu gerçekleştirdi. Ama açık kapı politikası biliyoruz ki komşu ülkeleri mağdur ediyor. Diğer ülkeler kapılarınızı açın diyorlar, bize 2011-2012’de söylemişlerdi Suriye için. Ama Batı sınırınızı koruyun. “Size gelsinler bize gelmesinler” diyorlardı. Bu adaletsiz dünya sistemi ne yazık ki, kendi varlığını sürdürüyor. Açık kapı politikası insanları kurtarmaya elverişli olabilir ama daha sonra mültecilerin illa o ülkede kalması gerekmiyor. Şu an neden 6.5 milyon Suriyelinin 1 milyonu Avrupa’da, diğerleri, Türkiye, Lübnan ve Ürdün’de? Bunun sorgulanması lazım. Neden bu üç ülke kendi içinde kırılgan, ekonomisi zayıf, kendi siyasi sorunları olan bu ülkeler, mültecilerle baş başa kalsınlar? Bu konuda makul bir yük paylaşımı olması lazım… Avrupalılar bu yük paylaşımını sadece paraya dönüştürdü. Sadece para verelim, siz onları tutuna dönüştürdü. Dolayısıyla ülkelerin bunu hazmetmesi ve sürdürmesi çok makul bir şey değil. Dolayısıyla bir mültecinin açık kapı politikasıyla Türkiye’ye girmesi haksa, o mültecinin eğer daha sonra ülkesine dönemiyorsa, başka herhangi bir ülkeye gitme hakkı da vardır aslında. Yani illa Türkiye’de kalması gerekmiyor, başka yerlere de gidebilmesi lazım. Ama TR ile yapılan anlaşma var, biz bununla ilgili bir metin oluşturmuş olduk. Zekice bir şey yaptı kendince. Biraz da şark kurnazlığı diyelim. Anlaşmayı TR ve AB olarak imzalamadılar. Avrupa Birliği Üye Ülkeleri ve Türkiye bir anlaşma imzaladı. Neden biliyor musunuz? Çünkü biz para verelim tamam. Ama siyasi birtakım şartlar da vardı. Türk vatandaşlarına vizesiz seyahat imkânı sağlamak, gümrük birliğinin geliştirilmesi, üyelik müzakerelerinin devam edilmesi… Bunların hepsi hemen unutuldu. AB, taahhüt altına girmedi zaten.

AY: Son cümlenizi rica edeceğim. Ne bekliyorsunuz Yunanistan’ın atacağı adımlar açısından ya da Türkiye’nin atması gereken adımlar açısından?

ME: Bir, bu sorun aynı zaman bir iç politika sorunu. İdlib’te yaşanan facianın hemen ardından böyle bir kararın alınması, tesadüf bir karar değil bunun farkında olmamız lazım. İkincisi, her ülke mülteciler konusunda yükümlülük altında ama düzensiz göçmenler konusunda, her ülkenin kendi sınırlarını koruma gibi bir yükümlülüğü de var. Bu konuyu biraz daha ciddiye almamız lazım. Üç, şu an gördüğümüz görüntüler önümüzdeki günlerde yoğunlaşacak, bunun yoğunlaşmaması mümkün değil. Eğer Türkiye geri dönüşlerine izin vermezse bu şekilde Avrupa’ya bir baskı oluşturulmuş olacak. Şu an yaşadığımız olan olay bu. Kimse burada insanlıktan, insan haklarından vs söz etmiyor. Etmesi de çok gerçekçi olmayacak ve kabul edelim ki bu sadece bir ülkenin de sorunu değil. Biz de dahil, Avrupa da dahil, Yunanistan da dahil, Amerika da dahil, bütün ülkeler bir faciayı kendi aralarındaki bir top yarışına dönüştürmüş durumdalar. Arada olanlar yine gariban insanlara olacak.

Whatsapp